Ana sayfa Editör'ün Seçimi Jülide Ateş: Güzellik bir meslek değildir

Jülide Ateş: Güzellik bir meslek değildir

128
0
PAYLAŞ

Söz konusu haber olunca akla gelen ilk ekran yüzü, Jülide Ateş Medya Akademi’ye konuştu. Ekranların eskimeyen yüzü ile kariyeri, medya ve hayata dair keyifli bir sohbet yaptık.

Yıllardır mesleğinin zirvesindeki yerini korumasını bilen Ateş’le çok öncesine gittik. Türkiye güzeli seçildiği 1990’lardan başlayarak, günümüze kadar neler yaşadığını, bugününü ve yarına dair planlarını konuştuk.

Zarafeti, bilgi birikimi ve güzelliğiyle tüm sorularımızı içtenlikle yanıtlayan Jülide Ateş’e samimiyeti için bir kez daha teşekkür ediyor, sizlere keyifli bir röportaj sunmanın mutluluğunu bir kez daha yaşıyoruz.

Türkiye’de “haber spikeri” denildiği zaman akla gelen ilk isimlerden birisiniz. Rekabetin böylesine fazla olduğu bir sektörde, başarınızı sürdürmeyi nasıl başardınız?

Sağol Elifçiğim, çok teşekkür ederim. İstikrarlı olabilmek tabii çok önemli bir kriter. Çünkü Türkiye’de bazı başarılar ve geçici şöhret çabuk yakalanıyor ama ben de zaten yola çıkarken bunu ciddiyetle, meslek olarak, bir yaşam biçimi olarak kurguladım. Bütün hayatımı buna göre düzenledim. Bütün yaşam şeklimde haberle birlikte nefes aldım. Haber spikerliği yaparken çok disiplinli bir hayat yaşamak zorundasınız. Yatma saatiniz, kalkma saatiniz, her işte bir 5-10 dakika marj vardır ama haber spikerliğinde yayın saati neyse hani ölmedikçe orada olmak zorundasınız. Bu da bir disiplin gerektiriyor. Mesleği çok sevmek, mesleği aşkla yapmak diye de özetleyebilirim.

Çalışkan olmanızın yanı sıra güzelliğinizle de hep dikkat çektiniz. 1990’da Türkiye güzeli seçilmiştiniz. Bir ülkenin en güzel kızı seçilmek nasıl bir duyguydu?

Şöyle, şimdi bana aslında çok cesurca verilmiş bir karar olarak geliyor. Çünkü ben yarışmaya girdiğimde 18-19 yaşındaydım. Dolayısıyla o gençlik yıllarında insan eline mikrofon ya da işte fırçayı alınca Madonna da olabileceğini düşünüyor. Yani öyle bir cesur yaşlar… Şimdi çok cesurca geliyor: podyuma çık, o edayla yürü… Ama işte gençlik heyecanı…

Tabii çok güzel şeyler yaşadım. Ülkemi Miss Universe’de Miss World’de temsil ettim. İlk 10’a giren ilk Türkiye güzeliydim. Miss World’de de ilk 10’a kaldım. O zaman tabii bu kadar sosyal medya ve iletişim imkanları de olmadığı için bunlar küçük şanslardı.

Dolayısıyla Türkiye dendiğinde akla “Midnight Express”, “Geceyarısı Ekspresi’nin geldiği, ülkemizle ilgili imgelerin çok kısıtlı ve yanlış olduğu bir dönemde bir Türk kızının çıkıp sorulan sorulara İngilizce ve aklı başında cevap vermesi, zarafetiyle, duruşuyla orada olması Türkiye’nin tanıtımı için çorbada minik bir tuzdu.

“Şöhret ya da güzellik bir meslek değildir”

Türkiye güzeli seçildikten sonra spiker olmaya nasıl karar verdiniz? Medya serüveniniz nasıl başladı?

Aslında yarışmaya girdiğimde tam bir kararlılıkla “Ben haber spikeri olacağım” diye girmedim. Zaten okuyordum. Dolayısıyla bunu kendi kendime bir eğlence gibi gördüm. Zaten şöhret ya da güzellik bir meslek değildir. Dolayısıyla okuluma devam edip meslek sahibi olacaktım. O sırada özel kanallar açıldı. Magic Box, güzellik yarışmalarını düzenleyen kanaldı. Ben tacımı devredecektim ve kanala gidip geliyordum. Bu sırada onlar da ekran için yüz arıyorlar. Çünkü sektör yeni, fazla insan yok. Tabii televizyon dünyası görsellik de içerdiği için bana şans verdiler.

Ama şöyle bir şey de oldu: Çok güzele şans verildi ama çok az insan kaldı. Hatta şu an bir tek ben kaldım diyebilirim. Çünkü ben, evet güzellik nosyonu ile başladım, ama buna sığınmadım. Bunun altını hep doldurdum. Hem eğitimimle, hem azmimle, hem de mesleğe verdiğim sevgi ve sadakat duygusuyla bunu beslediğim için uzun süreli kaldığımı sanıyorum. İlk özel televizyonculuğun Türkiye’de başlamasıyla, benim Türkiye güzellik yarışmamın eşleşmesi de sanıyorum benim için bir şans oldu.

Kısa süre önce NTV’den ayrılarak Türkiye’nin önemli haber kanallarından bir diğerine, HaberTürk’e geçtiniz. Doğuş yayın grubu ile yollarınızı ayrımanızın sebebi neydi?

Bu soruya ne yanıt versem karşı tarafı kırma ihtimalim, söz hakkı doğurma ihtimalim var. Ben güzel yaşadığım, mutlu anları cebime koyup, mutsuzluklarımı da tecrübe edinerek yoluma devam etmek istiyorum. Kimseye de kırgın değilim. Öyle gerekti diyelim.

Canlı yayında unutamadığınız bir anınızı paylaşmanızı istesem?

Çok var aslında. Ben canlı yayında büyüdüm. 20 yaşındaydım. Şimdi 43 yaşındayım dolayısıyla başka bir hayat bilmiyorum. Yani bana kameranın ışığı, haber masası benim oturma odam gibi geliyor. Yaşamımın en tanıdık parçası gibi geliyor. Hala büyüleyici olan kısmı ben orada hep bir yalnızlık duygusu yaşarken aslında milyonların bir taraftan beni seyrediyor olması bana hala çok mucizevi geliyor. Çünkü bir rutinin içerisine giriyorsunuz her gün 3 kameraman, 1 yönetmen, 2 prodüktör görüyorsunuz, haber merkezinin dışında birebir muhatap olduğunuz insanlar ama bir taraftan da milyonlarca insan sizi görüyor, o çok değişik bir döngü. Kendi içinde bir paradoks aslında.

Unutamadığım çok anım var mesela İngiliz kumaşı cevabı. Sene sanıyorum 1991… Tamam mı, devam mı yarışması var. İşte ben soru soruyorum, göndere çekilir, rengi kırmızı beyazdır, üstünde ay-yıldız vardır, önünde istiklal marşını okuruz, işte bu nedir diye… Kadında telefonda düşündü düşündü bayrak diyeceğine, ingiliz kumaşıdır dedi. Beni gülme krizi tuttu filan böyle…

Bir de çok koşullar değişti mesela Magic Box’ta 3-4 katlı bir binanın çatı katında böyle odadan bozma bir yerde yayın yapardık. Koca Magic Box aslında o kadar küçük bir binadaydı ki oradan böyle büyük plazalara geçişlere tanıklık ettim. O devinim beni çok büyülüyor aslında ve böyle anektotlar alıp, özel televizyonculuk yıllarını da kendi perspektifimden kitaplaştırmak istiyorum. Çünkü çok şeye tanık oldum, çok patronla çalıştım, çok çeşit insan gördüm. Bu farklılıkla bende nasıl iz bıraktı, benim bakış açım neydi? Çünkü ben hep insanlara bir şey anlattım ama aslında kendimin ne gördüğünü bilmiyorlar. Dolayısıyla böyle bir kitap yazmak gibi bir projem var.

Anlamak affetmektir

Medyada yaşanan dinamiklere bakış açınız nedir?

Bir düşman ve öteki yaratmadan bir sonuca ulaşmaya çalışmak. Kimi dinleseniz herkes kendi hikayesinde çok iyi ve çok haklı. Ben de yapı olarak aslında kendimi herkese çok yakın hisseden bir insanım. Kimi dinlesem konuştuğunda anlıyorum, onun yerine koyduğumda hak veriyorum. Dolayısıyla birbirimizi dinlemekten ve anlamaya çalışmaktan geçiyor. Anlamak affetmektir. En kızdığımızı anlamaktan, anlamaya çalışmaktan, anlamaya çalışmadan önce dinlemekten geçiyor. Bir dinleyelim yani, önyargısız dinlemek diye cevaplayabilirim bu sorunuzu.

Son zamanlarda spikerlerin sundukları haberin ardından kişisel yorumlarını paylaşmasına tanık oluyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir spikerin sunduğu her habere yorum yapması ne kadar doğru?

Şimdi bu bir haber programıysa, ona verilmişse ki sen editöryal olarak bunun içindesin ve bir editörlük kisvesi  de varsa bu olası bir şey. Ama bu işte programın ya da haberin formatına bağlı. Eğer düz sıcak haber veriyorsanız ve sadece orada sunmakla yükümlüyseniz yorumu seyirciye bırakmak lazım. Ama program sahibiyseniz, program sahibi bence yorum yapabilmeli, kişisel fikrini söyleyebilmeli. Ama rutin haber bülteninde görüş beyan etmemeli, bir hakem titizliğinde, tarafsız olmalı diye düşünüyorum. Biz tüm objektifliğiyle olayı ortaya koyalım, yorumu seyirciye bırakalım diye düşünüyorum. Çünkü herkesin zaten yorum yapabilme kapasitesi mevcut. Seyirciyi de bu anlamda küçümsememek lazım.

Ekran yüzü olarak kimleri beğeniyor, kimleri takip ediyorsunuz?

Bütün haber kanallarını takip ediyorum. Çok beğendiğim insanlar var ama şimdi kimin adını söylesem benimkini niye söylemedi diye bozulacak ya da bir şekilde sitem edecek kişiler olarak. Ben her meslektaşımda örnek alınacak güzel bir yön görüyorum. Her meslektaşımdan öğreneceğim bir şey olduğunu düşünüyorum. En genç, en tecrübesizinde mesela bana o heyecanı ve o amatör ruhu bir şey öğretiyor. Çok tecrübeli birinin olaya yaklaşımı, birinin konuklarına olan tarzında güzel bir şey yakalıyorum.

Jülide Ateş Röportaj 2

“Çok iyi bir hayat arkadaşına sahibim”

Gazetecilerin işleri gereği eşlerine ve ailelerine yeteri kadar zaman ayıramadıkları söylenir. Siz de bir gazetecisiniz. Ayrıca eşiniz de gazeteci. Birbirinize nasıl zaman ayırabiliyorsunuz? İki gazetecinin evliliği nasıl gidiyor?

İyi gidiyor ama şöyle iyi gidiyor: Birbirimizin bireysel hayatına aşırı saygı duyuyoruz. Mesela benim çok ayrı programlarım var. Emre’nin çok ayrı programları var ama bu birbirimize sitem kaynağı olmuyor. Biz birbirimizi böyle kabul ettik ve böyle sevdik çünkü dışarıdan beslenerek eve dönüyoruz. Yeni bir şeylerle dönüyoruz eve; anlatacak bir hikayemiz oluyor ya da bir ilerleme tekamül gösteriyoruz. Eşimin ayrı hobisi vardır, ayrı bireysel alanları vardır. Benim de öyle, yani birbirimizin hareket alanını asla kısıtlamayız, çok saygı duyarız. Birbirimize çocuk konusunda da destek veririz.

Çok iyi bir hayat arkadaşına sahip olduğumu düşünüyorum. Eşle birlikte daha anlayışlı oluyor çünkü herkes, birbirinin ritmini temposunu biliyor. İşte Allah korusun bir deprem ya da bir uçak kazası, savaş… Gazeteci olarak her zaman teyyakkuzdayız, hep telefonumuz açık ve ikimiz de birdenbire şirketlerimize fırlayıp gidiyoruz, kimse kimseye açıklama bile yapmıyor. Çünkü biliyoruz.

Mutfakta nasılsınız?

Çok iyiydim, kötüledim.

Yoğun tempodan sanırım?

Yoğun tempo ve ilgimi de kaybettim açıkçası. Şu an mutfakta harcayacağım vakti daha farklı hobilerime kaydırdım. Ama yemek yemeyi çok çok seviyorum. İyi bir gurme, damak tadı gelişmiş bir insan olduğumu düşünüyorum. Kendimce seçiciyim. Seçiciliklerim var, her şeyi yemem. Ne yiyeceksem iyisini yemek isterim. Az yerim, öz yerim.

Instagram’dan gördüğümüz kadarıyla sporu da hayatınızdan eksik etmiyorsunuz. Kaç yıldır spor yapıyorsunuz?

Kendimi bildim bileli spor yapıyorum. Ben küçüktüm yelken yapardım, 10 yaşındaydım. Sonra İzmir Karşıyaka basketbol takımındaydım, lisanslı oyuncuydum. Sonra çok tenis oynadım. GYM’e gittim. Şimdi Plates ve yürüyüş yapıyorum. Yani spor hep hep hayatımdaydı. Kısa bir golf başlangıcım oldu ama onu biraz daha emekliliğe saklıyorum. Şu an temposu bana biraz yavaş geliyor ve çok uzun saatler orada kalmanızı gerektiriyor. Şu an için öyle bir vaktim yok ama emeklilikte sporum golf olacak, onu biliyorum.

“Jübilemi bir reklamla yapmak istiyorum”

Çok genç yaşta Türkiye’nin önemli kanallarında spikerlik yaptınız, yolun çok başında kariyerinizi zirveye taşımayı başardınız. Uzun yıllar da bu zirvede kalmayı başardınız. Peki, bundan sonrası için planınız ne? Geldiğiniz noktanın daha ötesi var mı?

Bence var. Şöyleki, Türkiye’de kadınlar, benimde kaderimde belirleyici olduğu gibi, güzellik kontenjanından ekranda oluyor. Ancak benim hayattaki hedefim şu oldu: bunu aşabilmek, yani orada böyle yüzündeki kırışıklıklarla, daha yaşlanmış, belki saçımdaki beyazlarla tıpkı bir erkek haber spikeri gibi daha uzun yıllar kalmak, söylediğim sözle, duruşumla, tavrımla, tarzımla uzun yıllar var olmak istiyorum.

Eğer güzel kadın kontenjanından çıkabilirsem, savaşım bu yönde. Bunu aşıp Türk izleyicisine bir olgun kadının da mesleğinin doruğunda, şarap gibi kendini yenilemiş ve geliştirmiş olarak ekranda olabileceğini göstermek istiyorum. Beyaz Saray’da 75 yaşında muhabir vardır, ama Türkiye’de yok. Niye biz yaşlanınca mesleklerimizin bu kadar tecrübesini çöpe atıp evde oturalım? Ben mesleğimin bu kadar tecrübesini daha verimli halde kullanmak istiyorum.

Ayrıca bir kitap yazma projem var. Notlarımı yavaş yavaş toparlamaya başladım.

Sosyal sorumluluk projelerinde daha çok yer almak istiyorum. Jübilemi bir reklamla yapmak istiyorum çünkü yıllarca haber spikeriyim diye RTÜK bize izin vermedi. Biliyorsunuz haber spikerleri reklama çıkamıyor. Ama haber spikerliğimi bir reklamla noktalamak istiyorum çünkü çok hayır dediğim teklif oldu, çok içimde kalan güzel reklam teklifleri. Böyle hayır demeyeceğim bir reklam filminde oynayarak veda etmek istiyorum.

“Gelecek dijital medyada”

Dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de medya hızlı bir dönüşüm yasiyor. Klasik medya olarak tabir edilen gazete, televizyon, dergilerin yerini internet gazeteciligi almaya basladi. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında çok olumlu değerlendiriyorum çünkü medya daha ulaşılabilir olacak. Ben bu dijital medyaya sempatiyle bakıyorum.

Bir kere bireyin gazeteciliği ön plana çıktı, dolayısıyla bireyin görüş açısı. Tekel ve kartellerden kurtulmaya başladı medya, ki bu olumlu bir şey. Umarım dijital medyada da karteller oluşmaz, daha çok sesli bir ortam varlığını devam ettirebilir.

Hiç tanımadığımız dijital medya kahramanları çıktı. Fikirleriyle ön plandalar, o da çok güzel bir şey bence ben olumlu karşılıyorum. Gelecek adına beni çok heyecanlandırıyor. Kesinlikle gelecek dijital medyada. Bu tartışmasız böyle ve sonu olmayan bir şey. Sonsuz fırsatlar arenası. Çok heyecanla bakıyorum, bu durum beni çok heyecanlandırıyor.

Jülide Ateş Röportaj Fotoğrafları

“Aynı kültürün çocuklarıyız, neyi paylaşamıyoruz?”

Haberin içinde olan, gündemi yakından takip eden birisi olarak Türkiye’nin gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye büyüyor, gelişiyor ve tıpkı bir insanın büyümesindeki gibi sancılı dönemler yaşıyor. Nasıl çocuk yürüyemez, bir elden destek lazım, bir parmakla desteklersiniz. Sonra ergenlik bunalımları vardır… Türkiye canlı bir yapı, tıpkı bir insanın hayatındaki gibi dört mevsimi yaşıyor ve bazı sancılar krizler yaşıyor ama bizim ülkemiz hepsini atlatıp bence birlik beraberlik içinde çok güzel bir yere varacak. Biz çok güzel bir milletiz. Yeter ki ayrışmayalım, ötekileştirmeyelim kimseyi. “Antagonistini sev” der ya böyle kafanda düşman diye tanımladığımız keşke kimse olmasa. Olursa da, gitsek, onunla konuşsak ve onunda bizim yansımamız olduğu bilinciyle ve kabulüyle onu sevebilsek. Yani nihai hedef budur.

Aynı kültürün, aynı toprağın, aynı müziğin, aynı edebiyatın, aynı sanatın çocuklarıyız, neyi paylaşamıyoruz? Sezen Aksu dinlediğinde, Aşık Veysel dinlediğinde tüyleri diken diken olmayan, Mevlana’nın sözünde, kendi hayatından bir şey bulmayan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin sözünden böyle yüreği yanmayan var mıdır?

Dolayısıyla bütün ülkemizin sesi, tınısı, motifi, hepsi hepimize hitap ediyor. Ayrışmadan, birlik bütünlük içinde ama bireysel, insani haklarımıza sonsuz saygıyla, kimseyi kendimize benzetmeye çalışmadan, karşı tarafı tam da olduğu gibi kendi renkleriyle, farklılıklarıyla sevip bunu da bir zenginlik olarak addetmekten geçiyor. Din, dil, ırk, hepsi konusunda böyle… Kimlik üzerinden tanımlamak değil, insanlık üzerinden tanımlamaktan geçiyor. Çünkü kimliklerimizi doğarken seçemiyoruz ama iyi bir insan olmamayı seçebiliriz. Buradan geçtiğinizi düşünüyorum ve ben çok olumlu bakıyorum, her şey çok güzel olacak diyorum. Sancılı dönemler de geçiriyor Türkiye ama sonunu güzel görüyorum.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here